x

Hızır Aleyhisselam-1681

KIRK KANDİL
Ürün Kodu : 9789758225156
Hızır Aleyhisselam İle İlgili Bilinmeyen Gerçekleri Hadisi Şeriflerle Anlatan Kitaptır
39,90 TL
Yurtdışı Müşterilerinin Dikkatine !
  • Ürün Özellikleri
  • Ödeme Seçenekleri
  • Yorumlar (0)
  • Tavsiye Et
  • Resimler
  • Beni Ara
  • HIZIR ALEYHİSSELAM

    Baskı Sayısı6. Baskı
    DilTÜRKÇE
    Sayfa Sayısı431
    Cilt TipiKarton Kapak
    Kağıt CinsiKitap Kağıdı
    Boyut13.4 x 21 cm

    Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Musa'nın Hz.Hızır'la yaptığı yolculuğu anlatıyor. Pek çok Hadis-i şerif ondan bahsediyor.

    Tarihte yüzlerce evliya kendisinden ders almış, binlerce mü'minin yardımına koşmuş ve hellip; Peki ama Hızır Aleyhisselâm kimdir? İnsan mıdır, melek midir? Nebî midir, velî midir? Ne zaman doğmuştur? Hâlâ yaşıyorsa bizler de onunla görüşebilir miyiz? âb-ı hayat gerçek midir, hayâl midir?..

    Hz. İbrahim, İlyas, Zülkarneyn, Süleyman, Yûşa ve Musa gibi bazı peygamberlerle sohbetleri ve hellip;

    Ahir zamanda İslâm'ın dirilişinde Hızır misyonu ve hellip;Deccal ile mücadelesi ve hellip; İlmî açıdan Hızır (a.s.) üzerine enteresan değerlendirmeler ve hellip;,

    Bartın ili, Ulus ilçesi, Aşağıdere köyü, yıl 1984. Camii İmam Hatibiyim. Bir sonbahar mevsimi. Gece yarısına kadar tefsir kitaplarının içinde dalmıştım. Yoğun duygu ve düşünceler altında geçen bir günün sonunda oldukça yorgun düşmüştüm. Fakat gözlerim uykusuzluktan kızarmış, yanıyor olmasına rağmen, kendimi kitaplardan alıkoyamıyordum. Hele beni kendisine mahkûm eden konu: Hızır (a.s.) olunca... Nihâyet, yorgunluğa dayanamamışım ve kendimi uykuya salmışım. Uykuya mı, yoksa gerçek uyanıklığa mı? Kim bilir, bir hakikatin ta kendisi de olabilirdi bu gördüğüm rüya:

    "Bir arkadaşımla köyümüzün güneyinde bulunan bir derenin sol yamacında, patika bir yol üzerinde yürüyordum. Derenin suları gâyet sakin ve durgun bir şekilde akıp gidiyor. Derenin karşı yakası, (sağ yamacı) oldukça düz ve yeşillikti. Yeşilliğin üst tarafı ise, koyu bir ormanlığın başlangıcıydı. Bir ara dereye baktım, bir de ne göreyim? Derenin karşı yamacındaki yeşil düzlükte siyah sakallı bir adam. Sırtında yeşil bir cüppe ve başında da bembeyaz bir sarık. Derenin kaynağı istikametinden birisi ona doğru geldi. Sade bir cüppesi ve sarığı vardı bu gelen kişinin. Elini göğsüne koyarak selam verdi. Yeşil cüppeli adam Hz. Hızır (a.s.) değil miydi? Evet hiç şüphem yoktu, bu onun ta kendisiydi. Yanımdaki arkadaşıma, "sen burada dur" dedim ve hızlıca karşı yakaya geçmek için dereye doğru inmeye başladım. Yer yer ayaklarıma takılan çalılara ve ağaç köklerine aldırış etmiyor, hatta bâzı bâzı düşüp düşüp kalkıyordum; ama yoluma revan oluyordum. Bütün arzum Hz. Hızır’a ulaşmaktı. Zorlu bir koşudan sonra, nihâyet O’nun yanına vardım ve selam verdim. O da selamımı aldı. Ayak üstü bir müddet sohbet ettik. Ayrılacağımıza yakın Hz. Hızır, cebinden bir fotoğraf çıkardı. Bu fotoğraf, kendi fotoğrafıydı. "Bu resim, benden sana bir hatıra olmak üzere bunu al. Beni özledikçe resmime bakarsın." dedi ve bana uzattı. Ben de hemen aldım ve ceketimin üst yaka cebine koydum. Hâl bu ya, o anda kalbime resmin caiz olup olmadığı konusu doğdu. "Acaba?" dedim kendi kendime. Dedim, ama sanki içindekileri okuyorcasına aniden bana hitaben buyurdu ki: "Evladım! Dinimizde bu tür resimler mübahtır, herhangi bir sakıncası yoktur." Bu sözünden sonra, karşılıklı selâmlaştık, yanından ayrıldım ve arkadaşıma geri döndüm. İki arkadaş, o mahâlden uzaklaştık. Eve geldim ve ceketimi duvara astım. Oturma odamızda, köyümüzün hoş-sohbet insanlarından Orhan Yılmaz bey ve eşi Nimet hanım oturuyorlardı. Orhan bey: "Hocam! Nerede kaldınız, bir saattir sizi bekliyoruz." dedi. Bense, Hz. Hızır’ı görmüş olmanın heyecanı içindeydim. "Orhan bey, bugün çok enteresan bir hadise oldu. Köyün güneyindeki derenin kenarında Hz. Hızır ile görüştüm" diye başladım söze ve olan biteni tek tek anlattım onlara. Herkes hayretler içerisinde kalmıştı. Orhan bey: "Bize de gösterir misin Hızır’ın fotoğrafını?" diye ricada bulundu. Ricasını kırmadım ve pencere kenarında aslı duran ceketime doğru ilerledim. Ceketimin cebini araştırdım, fakat Hızır (a.s.)’ın resmini bulamadım. Nasıl olurdu, işte bu cebe koymuştum, kendi ellerimle. Bir anda içime kara bir bulut çöktü, gönlüm daraldı. Çok sevdiği bir şeyi kaybetmiş insan gibi şaşkın ve dalgın bir vaziyette kalakaldım..."

    Ben uykuda bu olayı yaşaya durayım. Tam o esnada saatin zili çaldı, beni sabah namazına çağırıyordu. Bir de baktım ne göreyim? Gerçekten de pencere kenarındayım, elim ceketimin cebinde ve ayakta duruyorum. Demek uyur-gezer olmuştum da ben, yatıyor olduğum yataktan kalkmış, yanımdaki eşimin üzerinden geçmiş ve hemen karyolamıza bitişik vaziyette bulunan çocuğumun beşiğinin üzerinden atlayarak karşı tarafa geçmiştim? Hayreti çeken bir hadiseydi bu, zira onlara dokunmadan, üzerlerine basmadan karşı tarafa geçmem mümkün değildi, başka yol yoktu çünkü. Uçmuş muydum yoksa, nasıl olmuştu? Hâla sırrı çözebilmiş değilim o olayın. Günlerce kendimi alamadım bu rüyanın tesirinden, sürekli kalbim Hızır’da kaldı, zihnim onunla meşgul oldu.

    Bir rüya gördüm, hayatım değişti demiyeceğim elbette. Hayatımın bundan önceki kısmında Hz. Hızır’la alakalı uzun bir okuma, araştırma süreci var. Bu sürecin başlangıcı ise ta çocukluğuma dayanır. Sebeb-i veladetim kıymetli annem Zülfiye hanımefendinin anlattığına göre: Anneannem Ayşe Ulukaya hanıma Hz. Hızır, ihtiyar bir fakir adam suretinde görünmüş ve ondan yiyecek istemiş.Yiyeceği eline verdikten sonra başını kaldırıp yüzüne bakmak istemiş, lâkin o da ne? Hızır, aniden gözden kaybolup gitmiş. Etrafa ne kadar bakınmış ise de onu görememiş... Bu hadiseyi, annemden mükerrer defalarca dinlemiştim. Dinlemenin ötesinde bu hadise benim küçük ruhumda daha sonra büyük bir ateşe dönüşecek bir kor olmuştu

    Ortaokul, lise ve üniversite yıllarım hep peygamberlerin hayat serencamelerini anlatan kitapları okumakla geçti desem mübalağa yapmış olmam. Bu eserler içinde Hz. Hızır, benim için çok gizemli idi. Hakkında yazılanları yeterli bulmuyordum. Çünkü parça parça, dağınık ve gâyet az bilgiler vardı. Üstelik bu bilgiler arasında çelişkiler, bir sürü zayıf ve yalan haberler vardı. Bu çelişkili rivâyetlerin arasını bulmak ve uydurma haberleri diğerlerinden ayırmak gerekiyordu. Ayrıca Hz. Hızır gibi âb-ı hayat/bengisu içtiği için ölümsüzlüğe mazhar olmuş bir salih zatın günümüz insanlarına vereceği nice mesajlar, dersler ve hikmetler olmalıydı. Tabii bir şevkle kendimi Hızır’ın peşinde buldum. Hangi kitabı elime alsam ona ait bilgileri hemen bir kâğıda not alıyordum. 1984 yılından bu yana tam 15 yıllık biraraştırma ve çalışma vesilesi sonucunda işte bu kitabı şöylece te’lif etmeye muvaffak oldum.

    Eserin hazırlanma aşamasında ulaşabildiğim hemen bütün kaynakları aradım-buldum. Başta tefsir ve hadis kitaplarına varıncaya kadar pek çok kaynaktan istifade ettim. Bu kaynaklar eserin sonunda, bibliyografya kısmında müstakilen dercedilmiştir. Eldeki dar imkânları âzâmi sınırlarına kadar kullanmaya ve eseri mümkün olduğu ölçüde İlmî bir üslupla ve akademik bir hüviyette kaleme almaya çalıştım.

    Bütün duam ve ricâm: Bu eserin rıza-i İlâhiye nail olmama vesile olması. Umarım Allahü Teâla beni, günümüz okuyucularına olduğu kadar gelecek çağlara da faydalı olacak bir çalışmaya müyesser kılmıştır. Eserin iki cihanda hayırlara erdirici, faydalı yönelişlere sebep olması dileklerimle..

    2000 yılına aylar kala Hızır (a.s.) merhaba diyor insanlığa, bir kere daha. Bu ses, kitabın satır aralarında. Kitabı okuyan gönlün ledürıni sularında. Suların derinliklerine gizlenmiş âb-ı hayat menıbalarında. Bu ölümsüzlük pınarı, herkesin ruhunda. Bu ses, bu hitap akıldan ziyade vicdana, mantıktan ziyade duyguya. Yol, karanlık geçit dar. Uçurumlar, yarlar, vakumlar, kader-denk virajlar. Her adım başı, mayın. Eskinin eskimeyen yoluna revan olmak. Bu eserde alınyazınızdan yüzlerce cümle bulunuyor olabilir.

    Elinizdeki bu kitap: Güncelin heyecanıyla çala kalem çiziktirilen sıradan bir derleme değil. O kaynayan bir yüreğin sayfaları yakan alevlerinden biri. Yıllar yılı süren bir şuuraltı hazırlanış devresi... Ardından bilginin peşinde upuzun bir serüven... uykusuz geceler, bitmek tükenmek bilmeyen araştırmalar, bir sürü incelemelerle dolu dolu geçen seneler.. Görülen rüyalar, kurulan hülyalar ve gerçekleşen hakikatler... Bir kitabın tarihçe-i hayatı.

    Tarihçe-i hayat dedik de, ibtida-i kelam: muhterem araştırmacıyazar Ramazan HÛB beyefendi hakkında bir miktar özel bilgi verelim. Babası, Molla Haşan Efendi, arınesi Zülfiye hanımefendi. Doğum tarihi 6 Nisan 1959 Kadir gecesi. Yer: Bartın ili, Ulus ilçesi, Kumluca nahiyesi, Uluköyü. 1971-72 Safranbolu Bağlar İlkokulu, 1979 Ankara İHL, 1995 Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Mesleği imam-hatiplik, 1979’dan beri. Kendisi sekiz kardeşin en büyükleri. İki çocuğu var, Muhammed ve Hatice isimleri. Eşi, Rukiye hanımefendi. Safranbolu/Karabük ikamet yeri. Evi, ehl-i sohbetin daimi meclisi.

    Ramazan Hûb. Bir ömürde elde kitap. Mescide yürüyor, gözleri elindeki kitaba gömülü,yolu gören duyuları. Bir dostlar meclisindedir, dili elindeki kitapla meşbû, dili sohbetle meşgul. Bir elde çay, bir elde kitap. Yatağa uzanırken,televizyon seyrederken, yemek yerken, giderken ve gelirken. İlme aşk derecesinde sevdalanmış bir dimağ için, en büyük belalardan birisi: Çevresinde kadir-kıymet bilir insanların azlığı olsa gerek. Marifet iltifata tabidir fehvasınca kırk küsür yaşma kadar kendi olarak kalmış bir ilim yolcusu o. Bu eserle hayatının bir ilkine imza atıyor. Hızır’ın kendisine dünyevî ve uhrevî istikbal adına ne türlü hakikatlerin kapısını aralamış olabileceği ihtimalini bir dahilî dilek olarak yüreğimde saklamak istiyordum, lâkin... Evet lâkin nimetin nimet olabilmesi, o nimetin şükrünün eda edilmesine vâbeste. Şükürsüz en büyük nimetlerin, en büyük nikmetlere dönüştüğü de bir gerçek.

    ve Acirc;şık herkesi kör, etrafını duvar sanırmış ya, işte öyle içe kapanmış bir dış o. "Girdim aşkın denizine, bahrileyin yüzer oldum / Geşt ediben denizleri, Hızır’leyin gezer oldum" diyen Yunus Emre gibi. Yirminci yüzyılda kendini tarihe, peygamber çağlarına hapsetmiş bir hakikat avcısı. İlk nebi ile son nebi arasını dolduran bir zaman dilimine meftûniyet ve bu meftûniyete râm olmaya çalışan bir hayat. Mâzi öncesi mâzinin sevdalısı bu gönül, mezarların kapısını zorluyor; peygamberleri çıkarmak istiyor türbelerinden... Lâsiyyama en bilinmeyenlerini, Hızır’ı. Hızır’ın türbesi mi var ki? Kabri olmayan peygamber Hızır. Nasıl bulunur evinin kapısı, ne zaman evde olur, hem randevu verir mi, her isteyen onunla görüşebilir mi, hele onunla kendisi hakkında ropörtaj yapmak kime nasip olmuş ki? Enigmaya bürülü bir salihin, büyülü ve gizemli dünyasına geçit, zorlamakla aşılabilir mi? Şifreyi çevirmeden hazineler kapaklarını açarlar mı? Şifreyi kim fısıldar, kime fısıldar, hangi şartlarla ve ne zamana kadar? Salahati olmayanlara, binbir kapılı salihler sarayının hangi kapısı açılır: tebaiyyet kapısı mı, sohbet kapısı mı? Belli ki aralanmış biraz. Belli ki salahata davet var, çünkü sahibi salih. Her kitab bir davettir. Eser yıldızının bir sır parıltısı verişi bundan. Bu davet, yazar öncelikli olarak bütün okuyuculara sesleniyor; sesleniyor mu, fısıldıyor mu? Nerede görülmüş büyücülerin, nârâ attıkları?...

    Bu kitapta ölüler konuşuyor, dirileri diriltmek için. Ölüler, başka bir deyişle ölümsüzler; âyetler hadisler, nebiler, veliler ve bilginler... Meyve, ağacından koparılıp yenecek ki, bütün lezzetiyle tadılabilsin. Yazar, bu kitaba hakikat meyvelerini bizzat ağaçlarından koparıp yerleştirmiş kaynaklarından, yer yer ikinci elden meyveler de sunmuyor değil tabii; fakat bu nakîse, beşeriyet nişanesi.

    Ramazan Hûb. Nice yazarların ortak zaafı olan kolaycılık virüsünü kapmamış bir kalem. Konuyu kendinde çözümlemeden misafir davet etmiyor sofrasına. İtinasız kemal olabilir mi? Bu eser elbetteki bir kemal değil. Bir yaptığın insan eliyle mükemmelen inşasına izin vermemişse kader, göğün emrine boyun bükmek izlenecek en insanca yol olsa gerek. Hem insanın kurtuluşu, kendi sınırlarını bilmesinden ve kendi hiçliğini idrak etmesinden geçmiyor muydu? Geçitlerden birkaç isim vermek gerekirse: İtidal, istikamet ve muvazene...
    Yazar, bir tarihçi, bir vak’anüvist edasıyla çizgileştiriyor eserini daha ziyade.Olayları olduğu gibi rapor etmek, kaydedip nakletmek. Nakillerden muhteşem bir bina inşa etmek. Yorum ve tahlillerle müzeyyen bir yapıt. Temelleri ilmin en aslî kaynaklarıyla atılmış. Arada bâzı menkıbe ve efsane türü bâzı parçalar, Hızır hakkında çok yönlü bir bilgi ansiklopedisi sunabilmek için. Bütün arzusu, işte böyle bir saraya mimar olmak, müteahhit olmak, işçi olmak, kapıcı olmak.

    Bu eserde cevabı aranılan sorulardan en önemlilerini de bir buket halinde takdim edelim: Hızır kimdir, ne zaman doğmuştur, evlenmiş midir, çocukları olmuş mudur, hâlen yaşamakta mıdır? ve Acirc;b-ı hayat nedir? Gerçek midir, hayal midir? Hızır mıdır, melek midir? Nebi midir, veli midir? Hangi peygamberlerle görüşmüştür?

    Hz. İbrâhim, Hz. İlyas, Hz. Zülkarneyn, Hz. Süleyman, Hz. Mûsa, Hz. Muhammed (sav) ve ashabı ile olan serüvenleri? Deccal mücadelisi Hızır’la görüşen ve ondan ders alan veliler? Biz de görüşebilir miyiz? Dünya kültüründe Hızır, Türklerde Hızır?

    Muhaddisler ve mutasavvıflar arasında yüzyıllardan beridir süre gelen bir tartışma konusu: Hızır hayatta mı, değil mi? Ümmetin çoğunluğu, mutasavvıfların yanında yer almış. Münazara masaları onlarca âyet ve hadislerin, yüzlerce cedel ve cerbezenin ve binlerce de keşf-ü kerâmetin dokümanları ile dolu. Hadisin kriteleri ile tecrübenin verileri birbirine kılıç çekerler, kıran kırana bir mücadele ve sonuç: Berâbere. Münâzara devam ediyor. Bu kitap, sözkonusu münakaşaya nokta koyma arzusunda; nokta koyma mı, koyulmuş noktayı gösterme mi? Esasen Muhaddisler de doğru söylüyor, Mutasavvıflar da. Peki yanlış nerede? Tarihi tartışmaya son noktayı koyan Üstad Bediüzzaman oluyor; ama bu noktanın bütün ümmet ulemâsı tarafından müşterek bir kabûle mazhar olması, şimdilik imkan sınırlarını zorlayan bir ideal gibi gözüküyor; ancak müstakbel ne türlü oluşumlara ve açılımlara gebe, bunu bilemiyoruz...

    Hızır (a.s.), ismi Kur’ân-ı Kerim’de (Kehf: 60-82) açıkça belirtilmeksizin "salih kul" ünvânıyla zikredilir ve Mûsa (a.s.)’nın kendisiyle yaptığı seyahatten bahsedilir. Kim olduğu ve gördüğü misyona dair temel bilgiler ise, en doğru ve güvenilir şekilde ancak hadis-i şeriflerde ve onunla bizzat görüşen ehlullah’ın beyanlarında bulunmaktadır. Hakkında mevcut semâvî dinler arası farklı rivâyetler bulunması dolayısıyla " zamanın hangi diliminde, nerede ve nasıl yaşadığı ve kim olduğu" işin doğrusu tam bir kat’iyyet içinde bilinememektedir; lâkin mevcûdiyeti ve misyonu etrafında, yaklaşık olarak gâlip inanç ve ortak bir kültür teşekkül etmiş gibidir, denilebilir.

    Hızır’ı (Ebu’l-Abbas) Hızır yapan hâdise, eldeki ilmi malzemelerin verilerine göre genel olarak şöyle cereyan eder. Hızır (a.s.), İlyas (a.s.) ve -bâzı rivâyetlere göreveziri bulunduğu Zülkarneyn-i İskender ile beraber ömürlerini ölümsüz kılacak bir çâre arar ve bir meleğin (ya da din bilginlerinin) işaret etmesi neticesinde karanlıklar diyarında gizli bulunan o meşhur âb-ı hayâtın (ölümsüzlük pınarı) ardına düşer. İlyas (a.s.) da mâiyyetinde olarak, en sonunda hayat suyuna ulaşır ve ondan içer. Orada Allah’ın Ehadî bir tecellisine mazhariyetle ölümsüzlüğe, ledürıni ilme ve bâzı harukulade özelliklere sahip olur.

    Bastığı yerlerin yeşillenmesi ve etrafa hoş bir kokunun yayılması; -Mûsa (a.s.) ile olan meşhûr yolculuğunda da görüldüğü üzere hikmetini ancak kendisinin bildiği bâzı icraatlarda bulunması; darda kalmışlara yardım etmesi, imdatlarına yetişmesi; bâzı mekanlarda kısa bir müddet görünüp daha sonra sır olup kaybolması; bâzen bir dilenci kılığına girerek insanlardan bir şeyler istemesi ve verip vermemelerine göre de kimiler için zenginliğin, kimileri için de fakirliğin bir vesilesi haline gelmesi; ve bir halk inancı olarak, sağ baş parmağının kemiksiz olması ve kendisiyle musâfaha edenlerin onu bu şekilde tanıyarak elini bırakmamalarını ve ondan dua, bereket, yardım vb. şeyler istemeleri; yine Miladî 6 Mayıs Hıdrellez (Hızır-llyas) denilen günde, kendisi gibi ebedi hayata mazhar olan İlyas (a.s.) ile buluşup görüşmeleri.

    İşte bunlar gibi onunla alâkalı daha pek çok telâkki; Hintçe, Arapça ve Yunanca da dahil daha pek çok dilde olduğu gibi bizim Türk dilimizde de bâzı deyim ve atasözlerin meydana gelmesini netice vermiştir. Öyle ki âdetâ Hızır (a.s.), Türkçe’mize kendi ruh ve mânâsı etrafında örgütlenmiş muhteşem bir dil kültürü hediye etmiştir.

    Türk Divan ve Tasavvuf Edebiyatında nice içli ve incecik motifler, Hızır üzerine işlenmiştir: Hızır-ı Beyân, Hızr-ı Fütâdegân, Hızır-evş, Hızır-ı Dil Nüvâz, Hızır-ı Vakt, Hızırdem, Hızır-hat, ve Acirc;b-ı hayat, Makam-ı Hızıriye, Hayat-ı Hızîriye, Himmet-i Hızır, Vird-i Hızır, Dua-yı Hızır, Sırr-ı Hızır, Rûz-u Hızır, Eyyâm-ı Hızır, Hızır Postu, Hızırnâme...
    Ayrıca Türk kültüründe Hızır’ın ifâde ettiği mânâlardan esinlenerek söylenmiş pek çok deyimler kullanılmaktadır: Hızır’ı yolda koymak, Hızır uğramış, Hızır ömrü bağışlanmak, Hızır’dan ders almak, Hızır’ı kaçırdıktan sonra kadrini anlamak, Hızır gibi imdada yetişmek, Hızır gibi görünüp kaybolmak, Hızır İlyaslamak...

    Yine Hızır mihenkli nice atasözleri bulunmaktadır: Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez. Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bil.

    Üstâdımızın adı Hızır, elimizden gelen budur. Hızır eli öpeyim diyeceğine, kendi elini öp. Hızır’ı bulsa külâhını kapar. Hızır yoldaşın/haldaşın ola. Hızır olun, hazır olun. Hıdrelleze kadar bir tutam, Hıdrellezden sonra tutam tutam. Hıdrellez yağmurunun damlaması altın... gibi.

    Müslüman Türk dünyasında kadîm zamanlardan beridir toplumun inançlarına ve kültürüne böylesine kök salmış bir telakkisinin, dini temellere esas alınarak ve örfi kabullerle süslenerek bir kitap sarayı halinde inşa edilmesi, Hızır ünvânının dini zeminde yanlış düşüncelere ve izmlere âlet edilmesine set olmanın yanısıra milli kültürümüzün ibkâsı adına da âb-ı hayattan bir katremisyonu edâ edecektir ümidini taşımaktayız.

    Beri taraftan 19. yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında müslüman toplumlarda zuhur eden ve yerleştikleri coğrâfi bölgeler itibâriyle nice ülkeleri tesirleri altına alan ve o ülkelerin bir devlet politikası hâline gelen nice cereyanlardan olmak üzere özellikle Arap dünyasında kök salmış olan Vehhâbilik ve Selefilik akımları, takip ettikleri genel çizgi itibariyle klasik tasavvuf ulemâsına cephe almışlardır; böyle karşıt bir konumda olunca da, bulabildikleri veya bulduklarını sandıkları her türlü malzemeyi muhâsımları aleyhine değerlendirmekte hiçbir beis görmemiştirler. İşte bu bağlamda, Ehl-iSünnet âlimleri ve tarihi tasavvuf dünyasında âdetâ üzerinde icmâ edilmiş bir gerçek olan Hızır (a.s.)’ın hayatta olması, onunla musâhabe ve ondan ders alma gibi hususları, bir hedef tahtası şeklinde görmüşler ve taarruza geçmişlerdir.Elinizdeki bu kitabın, Ehl-i Sürınet şehrânını ve Ehl-i Tasavvuf tarikini dalâlet ve mefsedetle damgalamak isteyen söz konusu cereyanların hemen çoğunluğu haksız ve müfrit olan menfi tenkitlerinden ve garazlı yorumlarından muhâfaza adına, kapamaya talip olduğu gediğin başında kendi ölçüsünde bir vazife göreceği ümidini de beslemekteyiz.

    Hissen çözülmüş, vicdânen çürümüş ve ruhen çökmüş bir materyalizm çağında insanların en muhtaç olduğu şey, inançtır, mâneviyattır. Madde, mânâyı ölüm yatağına mahkûm etmiştir. Bu açıdan Hızır kitabı, tam zamanında çıkmıştır, denilebilir. Ancak okunmayan... okunsa bile anlaşılmayan... anlaşılsa bile yaşanılmayan... yaşanılsa bile ihlâs özlü olmayan... olsa bile o hulûslaistikâmet üzere devam etmeyen bir "bilgi’nin kaderi, kültür olarak, yahut kültür hayatına bir katkı olarak kalmak olacaktır.Nihâyet-i Kelam:Rivâyet edilir ki İmâm-ı Mâlik, Muvatta’ ismindeki eserini bâzı âlimlerin görüşlerine arzeder. İnceleyen her âlim, muhakkak biriki eksiğini bulur. O da bu eskileri tamamlar. Sonra bir başkasına gösterir. O da öyle bir takım eksiklikler bulur. Imâm-ı Mâlik bakar ki, bu eksiklerin sonu gelecek gibi değil; kitabın son şeklinde karar kılar ve der ki: "Allâhım! kendi kitabından başka hiç kimseye hatâsız, tastamam bir kitap yazma imkanı vermiyorsun". Bu, göğün yerlilere çizdiği kadere razı olmaktır. Aynen öyle de bütün eksik ve gedikleriyle, ama halis bir niyetle okuyucularının karşısına çıkan şu eseri, maârif dünyasının ve hâssaten tasavvuf âleminin ilgi ve sevgiyle karşılayacaklarını umut ediyoruz. Son tahlilde: Her şey Hakk’ın yazgısı...

    Oldukça hacimli ve çaplı sayılabilecek böyle derinlemesine bir araştırmanın akademik çevrelerce de lâyık olduğu konuma oturtulup kabul edilmesi ise ilim mahfillerinde ve ümmet mâbeyninde göreceği vazifeyi eda etme adına pozitif bir tesir icra edecektir diye düşünüyoruz. Bu nihaî duâlarımızla nâcizâne takdimimize son verirken, muhterem araştırmacı yazar Ramazan Hûb beyefendinin bundan sonra da daha nice eserlere imza atmasını diliyor... Bu vesileyle kendisinin ve bütün kıymetli okuyucuların aklî-kalbî nice mârifet ballarını devşirmelerini İlmi Sonsuz’dan diliyor ve dileniyorum.

T-Soft E-Ticaret Sistemleriyle Hazırlanmıştır.